Öne Çıkan Yayın

Kaplumbağa Terbiyecisi Üzerine

Sevgili blog okuyucuları, Hayatımızda en az bir kez de olsa birçoğumuzun yaptığı ve bunu yapmaktan keyif aldığı bir etkinlik ya da özel bir hobiden bahsedeceğiz.  Bahsedeceğimiz şey; adına çoğunlukla  yapboz  denilen ya da İngilizceden dilimize biraz değiştirilerek aktarılan pazıl (İngilizcesi:  puzzle) etkinliğidir.   Bilindiği üzere yapboz , herhangi bir fotoğraf ya da resmin  tamamı ve ya bir kısmının ufak parçalara bölünmesiyle oluşan; parçalanmış bu resim ya da fotoların tekrar birleştirilmeye çalışıldığı " oyuncak " kategorisindendir. Bu oyunun zorluğu, parça sayılarının çokluğuna göre belirlenmektedir. Fakat sayıca az olup da renklerdeki detaylar sebebiyle zor olan modeller de vardır. Bize göre en üst seviye ise genelde hem parça olarak sayıca fazla olan hem de tek rengin farklı tonlamalarına sahip yapbozlar olsa gerek. Açıkçası bu tip durumlarda daha fazla zorlandığımızı düşünüyoruz.  Buradaki rakamları doğru okuyanlar renk körlüğü sıkıntısı çekmemektedirler. Sizler n

Hayvan ya da Melek Metaforu

Resim: İnsanın yaptığına dayanamayan hayvanlar

Evet sevgili Blog takipçileri,
Bu günlerde okunma sayımız artarak devam etmektedir. Şu sıralar elli binli rakamlardayız fakat okunma hedefimizin yüz bine ulaşmasını arzu ediyoruz. Çünkü bilgi paylaştıkça güzeldir...
Şimdiye kadar bir çok insanla tanıştım ve sohbet ettim. Genellikle bana yapılan eleştirilerin büyük çoğunluğu "konuşmam" yönünde idi. Bazıları severken, bazıları nefret etti. Varsın olsun artık konuşma dönemi benim adıma bitti, söz artık yazıya kaldı
Tanıştığım bunca insanın her türlü eleştirisini sabırla göğüsledim ve onun iyi niyeti ve güzelliğine olan inancımı asla kaybetmedim. Neden mi?
Bazen şartlar beni negatif düşünmem konusunda zorlasa da bunu asla yapmadım ve yapmayı da düşünmüyorum, sebebinin Ayna Metaforu ile ilgisinin olması. Bundan başka; 
Birincisi, insanın bu kainatın en şerefli varlığı olduğuna inanıyorum. İkincisi her ne kadar şeref sahibi olsa da yapılan istisnaların kaideyi bozmadığına inanıyorum. Üçüncüsü şimdiye kadar yaşamış ve bilinen tüm gönül insanlarının (Mevlana, Tapduk Emre, Hacı Bektaş...) hiçbirinin bundan farklı bir şey söylemedikleri, son olarak, onun (insan kelime ve sıfatı) yerine koyabileceğimiz herhangi bir alternatif olup olmadığı?
Yalnız tüm bunlara rağmen, yapılan bazı kötülükler (kasten) ne yazık ki kolay unutulmuyor ve bu ahvalde insan haysiyetinin ayaklar altına alınmasına da dayanmak çok zor. 
Örneğin, günlerce medyayı meşgul eden murat özdemir ve ölen Papağan Bahtiyar olayı, ya da patileri kesilerek öldürülen köpek, bu örnekleri çoğaltmak mümkün.  
Şeref sahibi insanın kendisine verilen değer seviyesini bu kadar düşürebilmesine ve onun hayvandan bile aşağıya düşmesine kahroluyorum.  Şeytana  maskara olmak durumu budur işte!
Yalnız birde madalyonun öbür yanı var. Kötülük yapmakta şeytana pabucunu ters giydiren insanın yapabileceği iyiliklerin maksimizinde melek seviyesine gelme hatta geçebilme durumu var.
Bu üç hal tamamen yaptıklarımızın doğal sonucunu oluşturuyor. İNSAN zaten bu yüzden yaratılmadı mı? Melek hatasız dolayısıyla seviyesi sabit, hayvan şuur sahibi olmadığından belli bir seviye durumu yok, insan ise davranışına göre şekil alıyor, derecesi belirleniyor. 

Acaba kaynaklar bu konuda neler söylüyor?

Bende sizin adınıza konuyu merak ettim, nedir bu insan? sorusunun cevabını bulmaya çalıştım, aslında kendimi tanımak için. Sonra AYNA' ya bakıp şu soruyu kendime yeniden sordum; Kimsin, neyin nesisin, insan mısın? yoksa...? Herkesin hissesine göre kendini değerlendireceği Hayvan ya da Melek Metaforuna başlıyorum...

İnsan Nedir?

Noktanın Sonsuzluğu adlı eserin önsözünde, insanın kendini tanıması ve kendinde var olanı görmesinin fikir gözünün açılması ile mümkün olduğu söylenmektedir. İnsanın ancak bu sayede, "şu ölümlü dünyada sonsuzluğun tadına varabileceği" ifade edilir.1
İnternette arama motoruna "insan nedir?" diye yazıldığında yaklaşık 277.000.000 sonuç çıkmaktadır ki en genel ifade ile "memelilerden, iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı sayılan yaratık" olarak 2, Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise, "toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı, ademoğlu, adem evladı, huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli (kimse)" olarak ifade edilmektedir.
Tek tanrılı dinlerin kutsal metinleri hariç, şimdiye kadar yapılmış çalışmaların geneline bakıldığında bu konuda tam bir görüş birliği olmadığı gibi tartışmalar bir hayli çoktur.
Doğu felsefesinden Hinduizme göre (karma yasası), "her davranışın bir sonucu vardır; davranışlarıyla insanlar ya dünyaya katılım sağlarlar ya da dünyadan geri çekilirler. Bu görüşe göre insan, eylemleriyle ya iyi ya da kötüdür. Erdemli davranışlar iyi, erdemsiz davranışlar ise insanı kötü yapar" (Canatan: 2014, s.15) 3
Budizmde insan görüşü, "insan doğasında saklı bulunan arzuların gereği olarak dünyevi haz ve zevklere meyilli olan varlıktır. Bu meyil, onun yeryüzündeki tüm acı ve ızdıraplarının da kaynağıdır."4 denilir.
Konfüçyüs'ün insan görüşü tam olarak bilinmese de, açık bir insan görüşü ortaya koymaktan daha çok olması gereken insan (soylu insan) konusunda profil çizmeye çalışmaktadır. Soylu insana uyan en yüksek erdem ise zen(zjen)'dir. Zen, insanseverliktir, ama yardımseverlik ve iyilik olarak da çevrilir. Pratikte "insanları sev" denilir, ayrıca "gümüş kural" ilkesine göre "size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi sizde başkalarına yapmayınız" da denmektedir. 5

        Taoizim (kurucusu Lau-tse) öğretisinde, Yin ve Yang vardır. Yin; karanlık, yumuşaklık ve dişil olanı, Yang ise; aydınlık- açıklık, serttlik ve erilliği simgeler. konfüçyüscülük bir Yang felsefesi iken, Taoizm Yin felsefesidir. Buna göre insan pasif ve alçakgönüllü olmalıdır. 6
Kur'an'da insan cüssesinin, bedenini ve görünümünün  esas alındığı her yerde beşer kelimesi kullanılmıştır. Beşer sözcüğünden farklı olarak insan kelimesinin etimolojik kökü itibariyle iki sözcükten kaynaklandığı, bunlardan biri üns sözcüğüdür ki ünsiyet ‘yakınlık’ demektir. İnsan kelimesinin bir de “nesy-unutmak” fiilinden insiyan’dan bozularak geldiği söylenmektedir, bu da insanın başka bir özelliğine gönderme yapılır. 7
Tevratta insan için, “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.” denilmektedir. 8
Tasavvuftaki insan anlayışı gelecek olursak, Darwinizm’deki gibi, “konuşan veya düşünen hayvan” şeklindeki tarif anlayışı bulunmaz. Topraktan gelmiş beden inkar edilmemekle birlikte insan denilince, bedene canlılık veren ilahi nefes olan ruhsal yapı esas alınmaktadır. Bunun dayanağının ise Kuran'da yer alan Allah'ın “ona kendi ruhundan üfledi” ayeti oluşturmaktadır. Dolayısıyla farklı bir ifade ile Allah'ın insana verdiği tek sonsuz olan şey onun ruhudur. Yine Kur'an'a göre insan en güzel surette yaratılmıştır. 9
Alman idealizminin en önemli filozoflarından biri olan F.W.J. Von Schelling'e göre, insanın ne olduğunu seçebilme, kendini gerçekleştirebilme gücünün kötülüğü de seçme olanağını beraberinde getirdiğini, çünkü insanın varoluşunun, bu özü gereği bizzat Tanrının varoluşundan değil, bir yaratılan olarak Tanrının zeminine ait olduğundan, evrensel ilkelin karşısında tekil ilke'nin, bireyselliğin ve bencilliğin ağır bastığı bir doğaya sahip olduğunu belirtmektedir. 10
Mark Twain, 1900'lü yıllarda yaptığı "insan" tanımlamasında onu bir makine ile özdeşleştirerek, "makine insan–şahsiyetsiz bir makine" olan insan tanımında bulunur. Bir insan her ne ise, bu onun yapısına ve katılımına, yaşam alanı ve ilişkileri yoluyla taşıdığı etkilere bağlıdır demekte ve onun, yalnızca, dış etkiler tarafından hareket ettirildiğini ve yönlendirilerek komuta edildiğini ifade etmektedir. Bu sebeple insanın hiçbir şekilde bir düşünce oluşturamayacağı mekanik anlayışa onu indirger. Yalnız bu yaptığı tanımın "sanayi devrimi" sonrasına denk gelmesi, onun fabrikadaki makineden farklı olarak düşünmediği anlamında yorumlanmalıdır. Aynı eserinde insanı bukalemuna benzeterek onun "doğasının yasası gereği, bulunduğu yerin rengini aldığını ifade etmektedir.
Peki, gerçekten öyle midir? İnsan düşünemeyecek bir makine ya da bukalemun gibi devamlı değişen bir şey midir? Yoksa en güzel surette yaratılan, tanrının yeryüzündeki halifesi midir? Farklı bir pencereden bakacak olursak Toplam Seviye İbremiz, son haberleri de göz önünde alındığında hangi yöndedir?
Bu ve bu gibi sorular son günlerde zihnimi kurcalıyor. O zaman "Cogito Ergo Sum" diyorum. Düşünenlere selam olsun. İyi Blog okumaları...
Kaynaklar:

1 Lütfi Filiz, Noktanın  Sonsuzluğu, Pans Yayıncılık, İstanbul, 2015.
3 Canatan, Kadir, 2014, İnsan doğası hakkında dini ve felsefi soruşturmalar, s.15-35)
4 A.g.e., s.22
5 A.g.e., s.25
6 A.g.e., s.35
7 A.g.e., s.60
8 Tevrat, Tekvin, 26-27
9 Lütfi Filiz, Noktanın  Sonsuzluğu, Pans Yayıncılık,  İstanbul, 2015, S.335-345
10 F.W.J. Von Schelling, İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine, 2017, ayrıntı Yayınları, İstanbul, S.34

Faydalı linkler:


Yorumlar