Öne Çıkan Yayın

Kaplumbağa Terbiyecisi Üzerine

Sevgili blog okuyucuları, Hayatımızda en az bir kez de olsa birçoğumuzun yaptığı ve bunu yapmaktan keyif aldığı bir etkinlik ya da özel bir hobiden bahsedeceğiz.  Bahsedeceğimiz şey; adına çoğunlukla  yapboz  denilen ya da İngilizceden dilimize biraz değiştirilerek aktarılan pazıl (İngilizcesi:  puzzle) etkinliğidir.   Bilindiği üzere yapboz , herhangi bir fotoğraf ya da resmin  tamamı ve ya bir kısmının ufak parçalara bölünmesiyle oluşan; parçalanmış bu resim ya da fotoların tekrar birleştirilmeye çalışıldığı " oyuncak " kategorisindendir. Bu oyunun zorluğu, parça sayılarının çokluğuna göre belirlenmektedir. Fakat sayıca az olup da renklerdeki detaylar sebebiyle zor olan modeller de vardır. Bize göre en üst seviye ise genelde hem parça olarak sayıca fazla olan hem de tek rengin farklı tonlamalarına sahip yapbozlar olsa gerek. Açıkçası bu tip durumlarda daha fazla zorlandığımızı düşünüyoruz.  Buradaki rakamları doğru okuyanlar renk körlüğü sıkıntısı çekmemektedirler. Sizler n

DİYALEKTİĞİN DANSI, MARX'IN YÖNTEMİNDE ADIMLAR


SanaGülBahçesiVadetmedim

Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı: Marx'ın Yönteminde Adımlar [1]

Sevgili blog okurları, burada anlatacaklarım Bertell Ollman’ın Diyalektiğin Dansı: Marx'ın Yönteminde Adımlar adlı kitabının sadece birinci bölümünün değerlendirmesi üzerine olacaktır.

Bunu yapmakta ki amacım; üniversitelerde eğitim gören öğrenciler ile herhangi bir konuda bilimsel araştırma yapan kişilerin, yaptıkları çalışma/araştırmalarında, tezlerinde bilimsel yaklaşım yöntemi olarak kullanabilecekleri diyalektiğin bilhassa Marksist diyalektiğin, ne olduğunun kavramsal çerçevesi, yaklaşım metodunu ve kendisine getirilen eleştiriler de dahil olmak üzere, bizlere ne verilmek istendiğinin izahı üzerine olacaktır.

Birincisi Ollman, konuyu anlatırken kullandığı dilin yalınlığı, konunun kavranması adına güzel bir o kadar da etkilidir. Çünkü diyalektiğin başka kaynaklardan anlatımı insanı yormakta iken bu bölümde getirilen örnekler, farklı yazarların görüşleri ve Ollman'ın soru sorma biçimi ile akıcı hale gelmektedir.

Ollman, çarpıcı bir örnek soru ile konuyu ilgi çekici kılmaktadır. Sorusu ise şudur: "hareket halindeki bir araca binmeye çalışır mısınız? hele de gözünüz bağlıyken. Bağlı olmasa bile bu arabanın nereye gittiğini bilmeden hangi süratle gittiğinden emin olmadığınız halde binmek mümkün olabilir mi?"

Pedagoji dersleri ve çeşitli kişisel gelişim kurslarında öğretilen etkin bir soru ile konuya merak uyandırma, ilgi çekme yöntemini Ollman en etkili biçimde kullanarak bizleri diyalektik konusunun içine çekmektedir. Peki asıl konunun özünde Ollman bizlere ne anlatmaktadır?Gelelim bunun izahına...

İkinci dünya savaşından bugüne kadar tarihin hiçbir döneminde toplum bu kadar hızlı değişmemiştir. Bugün birçok gelişmiş ülkelerden belli isteklerde, beklentilerde bulunabilir hatta bekleyebiliriz. Peki, ama bunların karşılanacağı konusunda emin miyiz? İçinde yaşadığımız demokratik kapitalist toplum düzeninin hangi yönde değiştiğini hiç sorguladık mı? Ya da daha yalın bir ifade ile modern toplumu, sürekli değişim ve evrim içerisindeyken inceleyebilir miyiz? Ollman'ın bu soruları hızla giden bir arabaya binmek örneği ile bizleri buluşturmaktadır.

İşte bu sorulara cevaben yazar, “değişim halindeki toplumu incelemeye yönelik sistemli bir arayışın yalnız Marksist diyalektikle sağlanabileceğini söylemektedir. “Metaların nasıl üretildiğine, mübadele edildiğine ve dağıtıldığına odaklanarak, toplumsal sistemin bütününün hem yapısını hem de değişim dinamiklerini, incelenen bu sistemin köklerini ve gelecekteki alacağı olası biçimlerini açıklamaya çalıştığı” açıklamasını yapmaktadır.

Marksist diyalektik dediğimiz yöntem ile ifade edilen şey: aslında sınıf mücadelesi olan, pratikle donatarak değişen topluma dair çıkarımlarımızı güncellememize yaradığının özetidir. İçinde yaşadığımız dünyayı kavramamızı belirleyen üç şey mevcuttur ki bunlar: Dünyanın nasıl bir yer olduğu? Bizim kim olduğumuz? Dünyayı nasıl inceleyeceğimiz? soruları üzerine kuruludur.

Dünyayı kavrama etkinliğiyle ilgili olarak yazar; Kopernik’in kendi çağındaki gök bilimciler hakkında yaptıklarının, her birinin sanatçının mükemmelliğinde çizilmiş resim gibi olduğunu, yalnız farklı modellerde heykele benzeyen bu eserlerin; heykelin el, ayak, kafa gibi farklı uzuvlarının vücudunun bütününü oluşturmadığını, olsa olsa bunun ancak bir canavara (Deus ex machina) benzediği örneğiyle belirtmektedir. Bu örnek bize yapılan şeyin mükemmel olsa da parça parça olduğundan resmin bütününün güzelliğini vermemekte olduğunu belirtmektedir.

İşte bu bilgiler ışığında Ollman bizlere; diyalektiğin, her şeyi açıklamaya gücü yeten katılaşmış bir tez-antitez üçlemesi olmadığını, aksine hiçbir şeyi açıklamadığını, hiçbir şeyi de kanıtlamadığını, önceden bize hiçbir şeyi bildirmediği gibi hiçbir şeyin ortaya çıkmasına da neden olmadığını ifade ederken: “bundan ziyade hayatımızda ortaya çıkabilecek olası bütün önemli değişim (aynen yukarıda da ifade edildiği gibi) ve etkileşimleri görmemizi sağlayan bir düşünce dünyasıdır” demektedir.

Marx’a göre birçok insan çeşitli ayak izlerine bakarak gerçekle taban tabana zıt sonuçlara ulaştığını, bu sebeple birçok burjuva ideolojisine özgü çarpıtmalarının ortaya çıktığını bildirmektedir. Aynı şekilde hayatımızda ortaya çıkan herhangi bir şeyi anlamak, bu şeyin nasıl ortaya çıktığı ve parçası olduğu sistem ve bağlam içerisinde nerede konumlandığı hakkında bir şeyler bilmeyi gerekmektedir. Ancak bunlar tek başına da yeterli görülmemektedir. En kolayı, olaya sınırlı bir bakış açısı getirmektir. Diyalektik sayesinde bir şeyi anlamaya çalışırken onun tarihini ve içinde bulunduğu sistemi anlamayı bizi yönlendirmektedir.

Diyalektik, gerçekte olmayan bir şeyi düşünceye eklemez, daha çok dünya üzerinde düşünürken sınırları nasıl çizileceğini ve birimlerin nasıl oluşturulacağı sorununu gündemimize almamız gerekliliğini bizlere öğütler.

Marx, sermayenin ne olduğun bir parçasını alır ve onu bir ilişki olarak soyutlar, bunu yaparken sermayenin emekle, kapitalistlerle, işçilerle ya da onun ortaya çıkışına katkıda bulunan diğer bütün unsurların başlığında inceler. Bütün bunları yaparken hem süreç hem de ilişki olarak soyutlar.

Bu diyalektik anlayışıyla da Marx, asla bir şeyin, sanki önceden değişmemiş de neden şimdi değişmeye başladığını anlamaya çalışmaktan çok, değişimin farklı biçimlerini ve neden bu şeyin değişmiyormuş, öylece kalıyormuş gibi gözükebileceğini anlamaya çalışmaktadır. Onun anlamaya çalıştığı şey aslında, ilişkinin aldığı farklı biçimler ve bu ilişkinin öğelerinin nasıl birbirlerinden bağımsızmış gibi gözükebildiğidir.


Marx’ın diyalektik yöntemi, onun dünyayı nasıl incelediği, çıkarımlarını nasıl düzenlediği, kamuoyuna bu çıkarımları nasıl sunduğunu içeren bir yöntemdir. Diyalektik bir araştırma, önce bütünle, sistemle veya bu bütünden ne anlaşılıyorsa onunla başlamaktadır. Daha sonra ise, bütün içinde nasıl yer tuttuğu, nasıl işlediği araştırılır ve sonunda buradan başlangıç noktası olan bütüne ilişkin daha net bir kavrayış elde edilir.

Diyalektik araştırmanın kendisi, kapitalizmde nelerin olup bitiğini somutlaştırmayı, işleyişini, gelişmesini sağlayan araç ve biçimlerin izini sürmeyi ve sonra da onun ne yöne doğru ilerlediğini yansıtmayı amaçlamaktadır. Doğru evrilmeyi incelemeden önce mevcut hali oluşturan etkileşimlerin bir çözümlemesini yapmak genel bir kuraldır. Araştırmanın akışı içinde sistem tarihten önce analiz edilir.

Diyalektik Araştırma

Bütünden parçaya, sistemden içeriye ilerleyen bir yaklaşımdır ve öncelikle dört tür ilişkinin izini sürerek açığa çıkmasını sağlar. Özdeşlik/farklılık, karşıtlıkların iç içe geçmişliği, nitelik/nicelik ve çelişki.

Marx’a göre ortak duyusal yaklaşım ve biçimsel mantıkta şeyler birbirleriyle ya aynı/özdeş ya da farklıdır. Bu modelde herhangi ikili hangi açıdan özdeş veya farklı olduğu tespit edilir edilmez karşılaştırmaya son verilir. Bu Marx'ın diyalektik anlayışı için ilk adımdır.

Perspektifsel öğe’de ona kim olduğuna göre farklılık görülebileceğini kabul etmek diyalektik düşüncede çok önemli bir rol oynar, farklı kanaatlerin her birinin eşit değere sahip olduğu kanaatini oluşturmaz. Karşıtlıkların birbiri içine geçtiği nosyonu, bir şeyin kendisinin belirli bir zamanda ve yerde bu yer ve zamana bağlı bir dizi koşullar altında gözüktüğü hali olmadığını anlamamıza yardımcı olur. Son derece farklı koşullarda taban tabana zıt sonuçlar ve etkiler çıkabilir.

Ollman, Marx’ın sermaye kavramı üzerinden örnek vererek, nicelik/nitelik değişimlerini incelediğini, önceki ve sonraki görünümlerini mercek altına aldığını bunun sonucunda diyalektik olmayan bakış açısında bu görünümlerin birbirinden ayrı hatta birbirlerinden nedensellik ilişkisi içerisinde ele aldığını anlatmaktadır. Ollman bunu da: “Marx’ın diyalektiğe benzeyen bu anlayışının "ilerleyen bir sürecin geçmişini ve gelecekte alabileceği biçimi, bunların genel sistem içerisindeki ilişkilerini göz ardı etmek pahasına, düşüncede birleştirmenin bir biçimi” olduğunu söylemektedir.

Durağanlıktan ve tek yönlülükten kaçınmayı sağlayan nosyonun her şeyden önce çelişki olduğunu belirten Ollman; onun “gerçek dünyada var olan bir ilişki değil önermelerle arasındaki mantıksal ilişkiler” den ibaret olduğunu ifade etmektedir. Örnek olarak da “X’i iddia ediyorsam X’in değilini iddia edemem”. Ortak duyusal görüşe göre bu birbirinden bağımsız ve parçalara bölünmüş bir gerçeklik anlayışına dayanmaktadır.

Birinci bölümün sonuna doğru Ollman, diyalektik düşüncede bulunmayan düşünceler ile diyalektik düşünce arasındaki farklılıkları ortaya koymaktadır. Bu ortaya konulanlara örnek olarak; “dış kışkırtıcı” kelimesiyle duruma açıklık getirir, “kapitalizmin kaderini onun kendi içindeki sorunlar belirler”, diğer bir örnek cümle ile de, “kapitalizmin aşırı üretim/ yetersiz tüketim şeklinde ifade edilen dönemsel krizleri doğurur” şeklindeki örneklerle konuyu açarak ilerler.

Buna göre diyalektiği benimsememiş düşünürlerin, çelişkinin farklı taraflarına aynı anda odaklanmakta zorlandıklarını, gerçek çelişkileri ancak bir farklılık, paradoks, karşıtlık, gerilim, gerginlik, dengesizlik, bozukluk, uyumsuzluk veya eğer bu çelişkiler açık bir sürtüşme şeklinde ortaya çıkacak olursa çatışma olarak kavradıklarını belirtir.

Ollman, Marx’ın diyalektiği olmadan kendi kapitalizm anlayışına erişmesinin ve bu yöntemi sağlam olarak kavramasının imkânsızlığından bahisle: “diyalektiği ortak hatalar ve çarpıtmalar karşı bir ikazda bulunmak olarak ele almaya çalışmanın eksik bir çaba olacağı” değerlendirmesinde bulunmaktadır.

Bunu güzel bir örnekle de açarak: diyalektiği benimsememiş düşünürlerin genelde ağaçlara bakarken ormanı gözden kaçırdıklarını, fakat diyalektik düşünürlerin çoğunlukla bunun tam tersini yaptıklarını, yani “bütün hakkında genellemelere ulaşmak uğruna parçaları, detayları önemsemez ve gözden gelirler” demektedir.

Bu karşılaştırmalı örneklerden sonra Ollman, diyalektik düşünürlerin yaptığı hataları, eleştirel ve yorumcu bir yaklaşımla ele almaktadır. Buna göre; bu düşünce sahiplerinin sonuca ulaşmak adına aceleci olduklarını, karmaşık dolayımlara yeterli özeni göstermedikleri fikrini beyan etmektedir. Birde bununla ilişkili olarak değişimin hızını, olduğundan fazla büyüttüğünü ve buna koşul olarak değişimi sekteye uğratabilecek şeyleri küçük görme eğilimlerinin de söz konusu olacağını belirtmektedir. Bunu da şu örneği vererek bağlar: “kapitalist gerçekliğin yüzeyindeki çatlakları gelecek büyük bir depremin habercisi gibi göstermek hatasına düşmek”.

Oysa diyalektiği benimsememiş düşünürler, değişimle ilgilenmedikleri için dünyanın o ana ilişkin kavrayışlarında değişimi hesaba katmadıklarından, büyük çaplı bir değişim olduğunda insanların afallaştığını, "diyalektik düşünürler ise tam tersi sebeplerden ötürü beklerken altüst oluş geciktikçe insanları şaşkınlığa düşürmekten geri kalmazlar" demektedir.

Ollman şimdiye kadar anlattıklarından Marx’ın ampirik yönünü inkar etmemekle birlikte, her iyi sosyal bilimci gibi onunda da ne olup bittiğini keşfetmek adına somut araştırmalar yaptığını ve bu araştırmalarda yaşadığı dönemde her türlü materyali kullanmaya çalıştığını yazmaktadır. Zaten diyalektiğin tek düşünürü Marx da değildir. “Antik Yunana kadar ulaşan gerçekliği Marx, Hegel’den devralmıştır”demektedir. Bugün ise bunu Alfred North Whitehead, F.H. Bradley gibi Marksist olmayan düşünürleri örnek göstererek ifade eder.

Ollman, diyalektiğin kimi öğelerini yapısal işlevselcilik, sistem teorisi ve etnometodoloji gibi sosyal bilimlerdeki yaklaşımlar da bulmak mümkündür. Marsist diyalektiği, özünde eleştirel ve devrimci bulduğunu söylemektedir. Çünkü “toplumumuzun içinden geçtiği bir uğrak olarak görmemize yardımcı olur” diyerek konuya son noktayı koyar.

                                   

Diğer blog yazılarım için https://aglotlaro.blogspot.com 'a tıklayarak ABONE olmayı unutmayınız👍

[1] Eserin orijinal adı, Dance of the Dialectic:Steps in Marx's Methods , 2003, University of lllinois Press, Urbana and Chicago, S.27-45

Yorumlar